Aybalam Sayı 9

HAYALLER PARİS, GERÇEKLER OÇVİZ

Çankırı Merkez Çivi Köyü İlk Okulundaki çocuğun kulakları çekile çekile deforme olmuş,
yüzünde daha tokat atılmadan seyirme, göz kırpma tikleri oluşmuştu. Sıfır numaraya vurulmuş
başı, biçimsiz bir kavunu andırıyordu. Öğretmeni onu çağırdığında kurbanlık koyun çaresizliğiyle
gelip yeni bir dayak faslının başlayacağı düşüncesiyle boynunu büktü. Aklıma kendi öğrenciliğim
geldi. Başbakan Menderes ve arkadaşlarının ipe çekildiği günlerde Askerî marşlarla yürütülüyor,
Kıta dur komutuna uymayı başaramayanlarımız tekme tokat dövülüyordu. Müfredatta bu tür
merasim geçişi yoktu. Fakat 27 Mayıs ihtilalcileri her tür kanunu yerle bir edince okullar da bundan
nasibini almıştı.

Sınıfımızdaki çocuklardan tombullukta hepimizi geride bırakan adını hatırlayamadığım
arkadaşımız inatçılıkta da şampiyondu. Öğretmenler, ondan türkü söylemesini istediklerinde nuh
der peygamber demez, susardı. Ardından dayak faslı başlar cetveller kırılır, kafası sıraya çarpılır,
yine de inadı kırılamazdı. Tam umutların söndüğü anda o içli türküyü göz yaşları içinde tam
anlamıyla hissederek döktürürdü.

Kadir mevlam senden bir dileğim var

Beni muhannete muhtaç eyleme

Eğer muhannete muhtaç edersen

Yedi deryalara gark eyle beni

  • * *
    Okullar güç dengelerinden, yerel özelliklerden birçok uygulamalardan etkilenir.

Ücretli öğretmen olarak başladığım Yapı Usta Okulunda yalnızca erkek öğrenciler
okuyordu. Bu tür eğitim kurumları bir kışla havasındadır. İstiklal Marşı için dışarı çıktığımda bayrağı
taşıyan öğrenci biz öğretmenleri itekleyerek yerini aldığında kendimi Oçviz kampındaki Musevi
gibi hissettim.
12 Eylül kendinden önceki darbeleri arattı. 24 Kasım diye bir şey icat ettiler. Atatürk rozetli
müdür yardımcısı tarafından görevlendirilen öğrenci -ülkücü olarak tanınıyordu- öğretmenler
gününde törenin yapılacağı salonun kapısına elinde sopa ile dikilmiş hocalarını yoklama yaparak
içeri alıyordu.
Yine o günlerde denetime gelen Bakanlık müfettişi Türkçe öğretmenlerini müdürün
odasında toplamış, Gülseren Hanım ders kitaplarından yakınıyor, işlenecek konu yok diyor.
Müfettiş, öğretmen tavuk gibidir karşılığını veriyor. Tavuk nasıl pisliklerin içinden saman
kırıntılarını seçiyorsa o da öyle yapmalıdır diye ekliyor.
Sağlıkta da işler yolunda gitmiyordu. 12 Mart sonrasında sağ sol kavgasında yaralanan
öğrenciler hastahanede. Doktorlar müdahale ederken solcuları ayırıp yaraları ameliyat bıçakları
ile daha da genişletiyorlar.
Ebelerin, hemşirelerin ölüsünü göstermeden gömdüğünü iddia ettikleri bebekler
konusunda haberler otuz yıl sonra yansıdı Tv. programlarına. Yetişkin yaşlarda insanlar
gözyaşlarıyla içinde yetiştikleri aileye hiçbir benzerlikleri olmadığını fark ettiklerini belirtiyorlar.
Araştırdıklarında işin ucunun belirli bir takım hastanelere uzandığını öğrenmişler. O kuruluşlarda
doğum yapan kadınlardan çok azı kendi bebeğini büyütme şansına sahip olmuş. 12 Eylül ile birlikte
sağlık da askerîleşmiş, ebeler, hemşireler, doktorlar gestapo karargâhındaki işkencecilere
dönmüştü. Bebekler seçmece idi.
İlk defa doğum yapan kırsaldan kadınlar başlıca hedefti. Önce hamile kadın acıdan
inlediğinde suçlamalar başlıyor, çocuk yapmayı biliyorsun, herifle yattığın zaman iyiydi, şimdi ne
diye zırlıyorsun vb. hakaretlerle yıldırma hareketi yürütülür, anneyi her sonuca razı etmek için
çaba gösterilirdi.
Bir ara Tv. programlarına konu olan bu durum sonra diğer sorunların arasında unutulup gitti.

KİLO
Dükkân kör yaşantımızın dünyaya açılan üç penceresinden biriydi.
Diğer ikisi tek göz evimiz ve okuldu.

Bu geçim kapısı tatilimizin, oyun oynamamızın önünde engeldi.
Fakat hayatı tanımamızda bize yardımcı olduğunu ve deneyimler kazandırdığını
inkâr
edemem.
Ayrıca
askerliği
andıran
bir
eğitimden
de
burada

geçiyorduk.

Dışarıda sergilediğimiz meyveleri hırsızlardan kollama, bu
pratiğin başında yer alıyordu. Oyun ihtiyacımızı dükkânda gidermeye
çalışıyor, türlü eğlenceler icat ediyor, babamın uyarılarını kulak ardı ediyor,
karşılığında dayak yiyorduk. Ablam genç kızlık çağına henüz adım atmadan iş
yerimizin tasallutundan kurtuldu.
Fakat ben çıraklığa devam ettim. Babamın arkadaşları, dükkana
takılan öğretmenler, diğer müşteriler nereden aldıkları belirsiz bir yetkiyle
ağzını açma gözünü aç türünden uyarılarda bulunuyorlardı.
Bu ekmek kapımızda daimi bir gerginlik vardı. Sağımız solumuz belli
değildi. Bazen içeriden kaldırıma çürük domates ve diğer meyvelerden
fırlattığımız olurdu. İkinci Dünya Harbi’nin dumanlarının hâlâ üzerinde
tüttüğü babam, bir nedenle bana kızdığında harekete geçti ve hafif tartılar
için kullandığımız küçük terazinin yanındaki yarım kiloluk demiri el bombası
savurur gibi üzerime fırlattı. Ben usta bir manevra ile kendimi kurtarınca o
sırada içeri giren müşterimiz hedef oldu.
Adam, tek bacağı üzerinde çekirge gibi zıplayıp dairler çiziyor, öteki
ayağını iki eliyle tutarak yandım Allah gibisinden feryat ve figan ediyordu.
Babam yaptığına bin pişman olduğunu, hayıflandığını belirten sesler
çıkararak dizlerini dövüyordu. Bu, en sempatik müşterilerimizden Bisikletçi
Ömer’di. Gaz ocağımızın pompa değişimi ve diğer onarımlar için onun
dükkânına uğrardık. İşyeri hemen karşımızdaki sokağın içinde ikinci sıradaydı.
Ömer Usta sıçrayıp iki üç tur döndükten sonra isabet almış ayağını
indirip inleyerek:
-Pirincin kilosu kaça, diye sordu. Aldığı cevaptan memnu-
niyetsizliğini belirtmek için darbeyi o anda yemiş gibi yeniden tek ayak
üstünde sıçrayarak sorusunu tekrarladı. Babamı kârdan vazgeçirinceye
kadar her sorunun ardından ikişer tur atıp üç beş kez dönerek etiketlerdeki
rakamları epey aşağıya çekerken bir yandan da bana göz kırpıyordu. Gülsem
mi ağlasam mı bilmediğim anlar yaşıyordum. Neyse ki büyük miktarda tenzilatla

adamın gönlünü edip elindeki paketlerle yolcu ederek bu badireyi
atlattık.
* * *
Halit Paşa ile Kâzım Paşa’nın kaldırımlarının kesiştiği köşede iş
bekleyen hamallar koyu yeşil kumaştan ceketlerinin üzerinde sarı sırmayı
andıran urganları ile dikkat çekerdi. Bunlardan Ferman pos bıyığı, hayata
gülümseyen simsiyah ve iri gözleri ile onların arasında seçilirdi. Bir gün boya
şişesi kapakları pırıl pırıl ve göğsü altın rengi sandık getirip hemen karşımıza
yerleştirdi ve başına oğlunu dikti.

Çarşı cıvıldı. Çaprazımızdaki caddede iki sıra dizilmiş paytonlar
tetikte; kasabı, tuhafiyecisi işinin başında, esnaf kazanç peşindeydi.
Babamın talimatına uymayacağım tuttu ve o bu defa haddinden çok
sinirlenip kavun karpuz tartısında kullandığımız büyük terazinin önündeki
beş kiloluğu kapıp bana fırlattı. Yine çevik davranıp tehlikeyi savdım. Demir
ağırlık yere çakılıp yuvarlandı ve boya sandığını devirdi. Bu kez, zarar
büyüktü. Ağız dalaşının yumruk yumruğa kavgaya dönüşmesine komşular
engel oldu. Küçük bir tazminatla iş tatlıya bağlandı.

Sırada yaşanacak diğer hadiseler vardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir