Kim Gazetesi Sayı 29

Hanlıklar Sonrası Kafkasya

Ruslar Kafkas ülkelerini işgal ettikten ve tampon Ermeni bölgesini kurduktan sonra bölgeyi Kafkas ordusu
komutanlığı vasıtasıyla idare etmeye başladı. Dolayısıyla, Doğu Kafkas Hanlıklarının yönetimi de Kafkas Ordusu tarafından
sürdürüldü. Uluslararası vaziyeti, Rusya ile İran arasında imzalanan- Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) antlaşmaları ile
tayin edilen “Hanlıklar idaresi” Rus hâkimiyeti altında, 1840 tarihine kadar devam etti. Rusya, halkının çoğu Müslüman olan
Kafkasya’ya uzun süre hâkim olacağı kanaatinde değil idi. Fakat Osmanlı Devleti ile İran’ın bölgenin geri alınması ile ilgili
hiçbir harekette bulunmaması, daha doğrusu bulunamaması Rusya’yı bölgenin idaresi hususunda yeni tedbirler almaya
sevk etmişti.
1840 senesinde “Hazar Kıyısı Bölgesi” (Prikaspiykiy Oblast) kurulmuş ve bütün bölge hanlıkları bu idareye
bağlanmıştı. Aynı şekilde, Ermenistan, Gürcistan bir Oblast, Dağıstan ve diğer bölgeler başka bir Oblast idari bölgesine
ayrılmıştı. 1845 senesinde ise tüm yetki, merkezî hükûmet dairelerinden alınarak, doğrudan Çar’a bağlı Bütün Kafkasya Çar
Naibi ünvanlı bir genel valiye devredildi. Geniş bir siyasi ve idari tecrübe sahibi olan Kont Mihail S. Vorontsov, ilk Kafkas
Genel valisi oldu.

Ruslar Kafkas ülkelerini işgal ettikten ve tampon Ermeni bölgesini kurduktan sonra bölgeyi Kafkas ordusu komutanlığı vasıtasıyla idare etmeye başladı. Dolayısıyla, Doğu Kafkas Hanlıklarının yönetimi de Kafkas Ordusu tarafından sürdürüldü. Uluslararası vaziyeti, Rusya ile İran arasında imzalanan- Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) antlaşmaları ile tayin edilen “Hanlıklar idaresi” Rus hâkimiyeti altında, 1840 tarihine kadar devam etti. Rusya, halkının çoğu Müslüman olan Kafkasya’ya uzun süre hâkim olacağı kanaatinde değil idi. Fakat Osmanlı Devleti ile İran’ın bölgenin geri alınması ile ilgili hiçbir harekette bulunmaması, daha doğrusu bulunamaması Rusya’yı bölgenin idaresi hususunda yeni tedbirler almaya sevk etmişti.

1840  senesinde  “Hazar  Kıyısı Bölgesi” (Prikaspiykiy Oblast)  kurulmuş  ve  bütün  bölge  hanlıkları bu  idareye bağlanmıştı. Aynı şekilde, Ermenistan, Gürcistan bir Oblast, Dağıstan ve diğer bölgeler başka bir Oblast idari bölgesine ayrılmıştı. 1845 senesinde ise tüm yetki, merkezî hükûmet dairelerinden alınarak, doğrudan Çar’a bağlı Bütün Kafkasya Çar Naibi ünvanlı bir genel valiye devredildi. Geniş bir siyasi ve idari tecrübe sahibi olan Kont Mihail S. Vorontsov, ilk Kafkas Genel valisi oldu.

Bu sistem köklü olmamak kaydı ile bazı değişikliklerle 1917’ye kadar devam etmişti. 1917’ye kadar devam edecek olan Kafkas Genel valiliği, Rusya’nın Orta Asya Türk ülkelerini istilada ve Osmanlı Devleti’ne karşı saldırılarında bir üs olarak kullanılmıştı. Kafkasya valiliğinin emrinde ayrı bir ordu kurulmuş bu orduya müstakil hareket etme yetkisi verilmişti. XIX. asırda Rusya’nın genel siyaseti özetle şöyle idi; XIX. asırın ilk yarısında Osmanlı Devletinin içine düştüğü buhrandan yararlanmak isteyen Rus Çarı I. Nikola (1825-1856), hem Avrupa’nın iç işlerine hem de Osmanlı Devleti idaresindeki Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerlere sık sık karışmaya başlamıştı. Rus Çarının bu yayılma hareketi İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti tarafından Kırım harbi (1853 – 1856) ile durdurulmuştu. Rusya’nın Osmanlı Devleti ile Avrupa aleyhinde genişleyemeyeceğini anlayan yeni Çar II. Aleksander (1856-1885), kuzeni Prens Aleksander Baryatinskiy’i Kafkasya genel valiliğine tayin ederek tam yetki ile orduda yeni reform yapma direktifini vermişti. 1857-1861 arasında Rus Ordusunda yeni düzenlemeler ve eğitim sistemini gerçekleştiren Baryatinskiy, bu ordunun denemesini, Rus istibdadına karşı Şeyh Şamil önderliğinde ayaklanan Kafkasya Müslümanlarına karşı yapmıştı. Kafkas Müslümanlarının haklı mücadelelerini uzun yıllar başarı ile yöneten Şeyh Şamil, reform geçirmiş disiplinli yeni Rus birlikleri karşısında tutunamayarak yenilmişti. Baryatinskiy’nin yetiştirdiği bu ordu ile çarlık hükümeti devletler arası hukuku hiçe sayarak, Türkistan Hanlıklarını (1864-

1884) bir bir işgal etmişti. Şiiliğin ortaya çıkardığı rekabet yüzünden Osmanlı ve İran ordularının yıllar yılı devam eden talihsiz mücadelelerine sahne olmak durumunda kalan ve bu yüzden son derece yıpranan halklar, Rus istilası ile en büyük darbeyi yemiş ve Rusya ile İran arasında taksim edilerek parçalanmıştı. Ne var ki, ıstırap bununla da bitmemişti. Ülkelerinin ikiye bölünmesi ve kardeşin kardeşe hasret kalmasının verdiği acıları Rusya’nın idare şekli unutturdu. Ruslar, işgali müteakip eden yıllarda mevkilerini ve zenginliklerini kaybetmek istemeyen bazı hanlar ile, bunlar gibi hareket edecek yeni hanları idareci tayin ederek bölgeyi yönetmeye başlamıştı. 1830 yılında Çarlık idaresi muteber saymadığı Malakanları ve Duhoborları Rusya’dan ve Ukrayna’dan bölgeye göçürdü. Bunlar Şamaxı ve Gence kazalarında iskân edildi. 1833 senesinde Rus yetkililer aldıkları bir karar ile toprak köleliğinden affettikleri binlerce Rus köylüsünü bölgeye getirerek verimli topraklara yerleştirmişti. 1833-43 yıllarında göçmenler tarafından bölgede 15-20 köy kuruldu. 1860-90 yıllarında bu göç işlemi eski yıllara nazaran daha da arttı. Her hafta Rusya’dan bölgeye kitle hâlinde Rus köylüleri göç ediyorlardı ve bunlar için yeni köyler kuruluyordu. Çok geçmeden Müslüman topluluklar kendilerinden istenen ağır vergileri ödeyemez duruma düşmüştü. Bu yetmiyormuş gibi, Rus subayların kadınlara karşı hoş olmayan davranışları, halkı tam manasıyla bunaltmıştı. Ayrıca halkın İslami duygularına karşı yapılan baskılar, sonunda Rus idaresine karşı büyük tepkilerin gösterilmesine sebep olmuştu. Müritlerin hareketi olan direnişe bölge halkları da katılmıştı. Bütün bunlara ilaveten ülkenin ticaretinin, Rusların kolayca hemhal oldukları Ermeni tüccarlara verilmesi Müslüman halkın maddi ve manevi sıkıntılarını had safhaya getirmişti. Halkın en çok zoruna giden hadise, Rusların elinde birer despot hâline gelen ve kendilerine çok kötü davranan Hanların tutumları olmuştur. Bu haksızlığa ve Rus sömürüsüne karşı duyulan infial meşhur “Kaçak Hareketi” ile patlak vermişti.

1890‘larda Rus idaresinin ağır vergilerini ödeyemeyen Nebi isimli bir Türk köylüsünün direnmesi ile başla yan Kaçak Hareketi kısa zamanda bütün bölgeye yayılarak millî bir hareket hâline gelmiştir. (Aynı dönemde Rusya’da Narodnik adı verilen eylemciler Rus çarına suikast düzenleyerek adlarını duyuracaklardı. Pugaçev liderliğinde Rus köylüleri de başkaldıracaktı. (A.K.) Başladıktan kısa bir süre sonra Tebriz ve öteki Türk bölgelerinde bu millî isyan Rus ve İran hükümetlerini telaşa düşürmüştü. Ancak Rus ve İran hükümetleri birlikte hareket ederek önce isyanın elebaşlarını öldürmüşler sonra da taraftarlarını silah zoruyla dağıtmışlardır. Bölge halkları üzerindeki bu Rus ve İran baskısı Rusya ve İran’da vuku bulan 1905 ihtilalleri ile gevşemiştir. Bölgeyi kendi aralarında taksim eden Rusya ve İran daha büyük sınırlara hâkim olabilmek içinde gizli bir mücadeleye girmişlerdi. İran dili ve kültürünün Türklerin ileri gelenleri arasında yaygın olması İran nüfuzunun kuzeydekiler üzerinde de devam etmesine sebep oluyordu, bu da Rus idarecilerinin hiç de hoşuna gitmiyordu. Ruslar kendi dil ve kültürlerini bölgeye kabul ettiremeyince Türkler üzerindeki baskılarını kaldırarak, Türk dili üzerindeki İran etkisini önlemeye çalışmışlardı. Ruslar bilerek veya bilmeyerek Türklerde millî şuurun uyanmasına vesile olmuşlardı.

KAÇAK KÖYÜN TARİHÇESİ

Kaçak Daşdemir bizim bakkalın müşterilerindendi. Babam ona hürmet eder, para çekmecesinin bulunduğu tezgâh bölümünde ağırlardı. Bakışları sert, bulanık, düşmancaydı. Her an tetikte olan insanlara özgü bir havası vardı.

Daşdemir’in köyü yörede kavga-dövüşte nam salmıştı. Birbirine rakip köylüler varını yoğunu tabanca tüfeğe, mermiye harcıyordu. Çatışmalar aniden başlar, jandarma gelene kadar devam ederdi. Tarafsız kalan ailelerin evleri iki rakip ateş arasında kalır, saman ve çamur karışımı harçtan yapılmış bağdadi duvarlar delik deşik olur, evdekiler sipere yatardı. Konutlar, gün ışığını bildiğimiz evlerdeki gibi duvarda değil, damda açılmış pencerelerden alırdı.

Kayaların üzerindeki evler, dışarıdan bakanların olduğu kadar, içeride yaşayanların da içini yakardı. Tarafların ibadetlerini sağ salim yerine getirmeleri için cumaları ilan edilmemiş bir ateşkes uygulanır, varı yoğu tek camisi olan köyde namaz kılınıp vaaz dinlenerek cemaat evine döndükten sonra havaya uyarı ateşi açılıp çatışmalara kaldığı yerden devam edileceği duyurulurdu.

Ot biçim dönemleri, koç katım günleri, nahırın otlaktan dönüş saatleri silahların sustuğu diğer zamanlardı. Tarlalarda mahsul kaldırılıp elden çıkarıldıktan sonra kadınlar şehre yolladıkları adamların eline ihtiyaç listesi tutuşturur, eve eli boş dönmemelerini tembih ederlerdi. Fakat cıbılın kabadayısı biri için hazır seyahate çıkmışken iki üç el olsun kart dönmemek büyük ayıp diye görülür, soluk kahvelerde alınırdı. Al kızı ver papazı derken oyunlarda ütülen kahramanlarımızın cebinde metelik kalmaz, köye dönüşleri tatsız olurdu.

Fakat köy asıl şanını Hıncak ve Taşnak çetelerinin karşısındaki zaafıyla almıştı. Gerginliklerin temelinde o günlerdeki hadiseler vardı. Silahlı Ermeniler yörede terör estirdiklerinde Şamil, arkadaşı Murat ve iki Dağıstanlı daha halka güvence vermiş, arazinin savunmaya müsait olduğunu, kendilerinin de bu köyü özellikle tercih edip yerleştiklerini, kimseyi köye sokmayacaklarını belirtmiş dinletememişlerdi. Bu dördü vaktiyle Dağıstan’da nice Rus tugaylarına dağları dar etmiş bir mücadelenin içinden geliyorlardı. Şimdiki muhtemel saldırı çocuk oyuncağıydı. Fakat tüm köy, aralarında Daşdemir’in dedesi Şamil’in de bulunduğu ekibin değil, bozguncuların sözüne uymuş, kitleyi sürü psikolojisi sarmış, ilk hareketin ardından diğerlerinin katılımıyla evlerini, ahırlarını, sığırlarını, koyunlarını, atlarını bırakıp kaçmaya

başlamışlardı. Yanlarında battaniye, minder yoktu. Önce dağınık olan, giderek düzene giren toplulukta erkekler önde, kadınlar çocuklar ortada, yaşlılar arkada koşuyorlardı. Elindeki bir tutam yünü eğiren ak saçları başörtüsünden fırlayan kadın, asasına yaslanarak güç toplayan yaşlı adam, omuzlara alınmış uykusuz çocuklar… İstikamet Kısırdağ’dı.

Yalnız bu civarda değil, malından mülkünden vazgeçmiş, can derdine düşmüş insan selleri; Şöregel, Selim, Iğdır ovalarında kendilerine en yakın sığınaklar bulma umuduyla dere tepelerden akıyordu. İşte şimdi kendini başkasının yerine koymanın, duygudaşlığın tam sırasıydı. Vaktiyle imparatorluk bünyesinde yaşayan gayrimüslim tebaanın ata binmesi, silah taşıması, sarıkla dolaşması yasak; mahkemede tanıklığı geçersizdi. Bir Ermeni, bir Yahudi, bir Rum at üzerinde Müslüman komşusunu gördüğünde temenna edip saygıyla eğilmek zorundaydı. Şimdi baş açık, yalın ayak, aç susuz yollara düşenler, tehcirin insan ruhunda nesiller boyu yol açtığı üzüntüyü hissedebilirler miydi?

*                              *                                *

Önce Osmanlıların, onlardan sonra Rus çarlığının hükümran olduğu günlerde esaret altında dostluk örnekleri de vardı. Güvence arayan Hristiyan kirvesini Müslüman’ dan seçerdi. Çarlık sistemindeki Müslüman da komşusu Hristiyan’a şirinlik gösterirdi. Daha yirminci yüzyıl başlarında Bakü’de şu sözler insanların dilindeydi:

Ay Ermeni Ermeni / Faytona mindir* meni

Gedek** Abbas’ın bağına/ Sen onda yendir*** meni****

*Mindir : Bindir           **Gedek : Gidelim      ***Yendir : İndir          ****Meni : Beni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir