Kim Sayı 30

BİR LEZGİ MASALI

KURNAZ TİLKİ

O ülkenin padişahının güzel bir bağı vardı. Bu bağı çeşitli meyve ağaçları süslüyordu. Bağa yalnızca bahçıvan girebiliyordu. Fakat bu işi başaran bir tilki türe- mişti. O, karnını burada doyuruyordu. Bahçıvan bu hırsızı yakalamak için hazırlık yaptı. Kurduğu tuzağa yağlı bir kuyruk yerleştirdi. Tilki kuyruğun kokusunu alır almaz ortaya çıktı. Şans ayağıma geldi diye düşündü. Fakat içinden bir ses ey aptal sen kitapta okumadın mı ki, aç gözlülük başa bela getirir. Belki bu yiyeceği buraya seni tuzağa düşürmek için koymuşlar, diyordu.

Kuyruğa bakıp ağzı sulansa da kendine hâkim oldu. Bu kuyruğun burada

olması hiç de tesadüf değil, bu işi hayra alamet olarak düşünemem. İyisi mi ben

ahmak birini bulup onunla anlaşayım. Ona bir kuyruk bulduğumu, yarı yarıya

paylaşmayı  düşündüğümü  söyler,  tuzağa  düşmekten  kurtulur,  hepsini  kendim

yerim. Yok eğer ortada tuzak yok ise kuyruğun yarısına razı olurum.

Peki, bu iş için kimi bulacaktı? Birden aklına babasının okuduğu bir kitapta

yazılı olanlar geldi. Kitap, aptallığın belirtileri konusunda yazılmıştı. Orada bu belirtiler

şöyle  sıralanmıştı:  Kimin  boyu  yeterinden  fazla  uzun,  gözleri  rengârenk,  dişleri

seyrekleşmiş, sakalı avcuna sığmıyorsa onun aklı kıttır.

Bütün bu özellikler tilkinin babasında vardı ve o bunları okud

BİR LEZGİ MASALI
KURNAZ TİLKİ

O ülkenin padişahının güzel bir bağı vardı. Bu bağı çeşitli meyve ağaçları
süslüyordu. Bağa yalnızca bahçıvan girebiliyordu. Fakat bu işi başaran bir tilki türemişti.

O, karnını burada doyuruyordu. Bahçıvan bu hırsızı yakalamak için hazırlık
yaptı. Kurduğu tuzağa yağlı bir kuyruk yerleştirdi. Tilki kuyruğun kokusunu alır almaz
ortaya çıktı. Şans ayağıma geldi diye düşündü. Fakat içinden bir ses ey aptal sen
kitapta okumadın mı ki, aç gözlülük başa bela getirir. Belki bu yiyeceği buraya seni
tuzağa düşürmek için koymuşlar, diyordu.

Kuyruğa bakıp ağzı sulansa da kendine hâkim oldu. Bu kuyruğun burada
olması hiç de tesadüf değil, bu işi hayra alamet olarak düşünemem. İyisi mi ben
ahmak birini bulup onunla anlaşayım. Ona bir kuyruk bulduğumu, yarı yarıya
paylaşmayı düşündüğümü söyler, tuzağa düşmekten kurtulur, hepsini kendim
yerim. Yok eğer ortada tuzak yok ise kuyruğun yarısına razı olurum.

Peki, bu iş için kimi bulacaktı? Birden aklına babasının okuduğu bir kitapta
yazılı olanlar geldi. Kitap, aptallığın belirtileri konusunda yazılmıştı. Orada bu belirtiler
şöyle sıralanmıştı: Kimin boyu yeterinden fazla uzun, gözleri rengârenk, dişleri
seyrekleşmiş, sakalı avcuna sığmıyorsa onun aklı kıttır.

Bütün bu özellikler tilkinin babasında vardı ve o bunları okuduktan sonra
sakalını avuçlayıp fazlalıkları alevlerin önüne tuttu. Sakal tutuştuğunda eli yandı. Elini
çektiğinde sakalın tümü yandı.

Babası bütün bunlardan sonra kendisi hakkında hüküm vermişti ki, o bir
aptaldır. Aptal olmasa kendi sakalını yakmazdı.

Bunları gözünün önünde canlandıran tilki, babasının benzeri birini bulması
gerektiğini düşündü. Bağdan çıktı, biraz ötede kurtla karşılaştı. Tilki, kurdu selamladı.
Kurt, Buralarda ne arıyorsun, diye sordu. Tilki, Babama benzer birini arıyorum.
Rahmetli bana kendisine benzer birinin hizmetine girmemi vasiyet etmişti, dedi.
Ardından şöyle devam etti: Kaç gündür böyle birini arıyordum. Sonunda seni buldum. Babama çok benziyorsun. İzin
ver, ömrümün kalan süresi boyunca hizmetinde bulunayım. Kurt: Allah babana rahmet etsin. Anlıyorum ki, o çok akıllı
bir adamdı, dedi. Tilki, kurda Babama olan saygımın gereği olarak sana saygıda kusur etmeyeceğim, diye cevap verdi.

Tilki, kurdun hizmetine girdi. Birkaç gün sonra; Ben yağlı bir kuyruk gördüm. İstersen onun yerini sana
göstereyim, dedi. Kurt: Beğendiysen git kendin ye, diye teklifte bulundu. Tilki, Biz tilkiler bir ay perhizdeyiz. Bugünlerde
et yememiz yasak, diye açıklama yaptı. Kurt bunun üzerine birlikte gitmeye karar verdi. Padişahın bağına geldiler. Kuyruk
parçası hâlâ yerindeydi. Kurt ileri atılınca iki bacağı birden tuzağa yakalandı. Kuyruk sıçrayıp kenara düştü. Tilki iştahla
yemeye başladı. Kurt: Bu da ne demek oluyor. Sen perhizde değil miydin? –diye sordu. Tilki, kurda bakıp konuştu: Göğe
baksana yeni ay doğdu. Artık perhiz sona erdi. Bizim bayramımız başladı. Kurt, Peki, ben ne zaman bayram yapacağım?
– deyince Tilki: Buranın sahibi elinde sopasıyla geldiği zaman, dedi.


HACI MURAT ROMANINDA İNSAN VE MEKÂN

Roman, öykü, şiir okurları ellerine aldıkları eserleri bir kerede oku- yup bitirdikleriyle yetinmemelidirler. Merhum Yaşar Nuri Öztürk “Ben Dok- tor Jivago’yu anlamak için birkaç kere okumak zorunda kaldım” demişti birinde. Biz, sıradan okurlar için bir ders niteliğindeydi bu değerlendirme. Kelimeler ve Şeyler adlı TV2 programında Tolstoy, Dostoyevski veya diğer tanınmış yazarların okurlarının her yıl bir araya gelip yeni keşfettikleri bir durumu arkadaşlarıyla paylaştıklarını belirtti katılımcılardan biri. Bütün bunlar her okurun o eseri bir daha yazdığının diğer bir deyişle eserin her okuyucula bir kez daha yazıldığının kanıtıdır.

Aşağıda bazı alıntılarda bulunduğumuz makalede yazar Tolstoy’un

Hacı Murat romanı hakkında ilginç değerlendirmeler yapıyor.

Toplumun tarihinin değil, insanın tarihinin anlatıldığı bir tür olan ro-

manda Hacı Murat okuyucunun karşısındadır. Kahramanımız, bir portre

olarak temsil ettiği değerlerle yaşadığı Kafkas coğrafyasına yakışır olmanın

ötesindedir ve  o coğrafyayı aşan bir destansı anlayışı gözler önüne serecek

minden edebî bir portreye dönüşmüştür.

güçtedir. Bir kahramanı nitelemenin en belirgin iki vasfı yaşanılan zamana

ve mekâna sığmamaktır. Bu karakter Tolstoy’un ilgisini çekmiş, onun kale-

Hacı Murat, 1896-1904 yılları arasında tamamlanmış, ancak yazar öldükten sonra 1917 yılında yayımla- nabilmiştir. Tolstoy, eseri yazarken hacı Murat’ın Tiflis’te kaldığı yıllarda anlattıklarından hareketle kaleme alınan ve Rusya genelkurmay arşivinde muhafaza edilen kayıtlardan yararlanmıştır. Bilindiği gibi eser, Kafkas halkları ve Rusya arasındaki savaşı konu edinmektedir. Giriş haricinde yirmi beş bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde, ana hatlarıyla kimi zaman Hacı Murat’ın ve diğer Kafkas lideri Şeyh Şamil’in, kimi zaman da bu ikisiyle savaşan Rus askerleri ile yöneticilerinin yaşadıkları anlatılmaktadır.

Eserle ilgili detaylı bir çalışma ortaya koyan Altan Aykut, şunları belirtmektedir: Tolstoy 1851 Kafkaslardaki Rus ordusuna gönüllü olarak yazılmış, burada çarpışmalara katılmıştı. O yıllarda, buradaki deneyimlerini birkaç öyküde ve Kazaklar adlı romanda aktarmıştı. Tolstoy’un Kazaklardan sonra Kafkasların efsanevi savaşçısı Murat’ı eserinin kah- ramanı olarak seçmesi , Kafkasların muhteşem güzellikteki doğasıyla çelişen bu trajik savaşı hiçbir zaman unutmadığını göstermiştir.

Tolstoy, bu romanda genel anlamda savunduğu sanat anlayışı çerçevesinde bir kurguyla karşımızdadır. Yaşanan bir olaydan hareketle Kafkas insanını, Hacı Murat’ın kahramanlığı üzerinden konu etmekte, temel insani değerleri yoklamaktadır. En çok da kahramanlık ve sadakat değerleriyle ortaya konan ve iç ve dış çatışmaların yaşandığı bu roman, Tolstoy’un olayları hakkaniyetli bir yazar olarak değerlendirdiği izlenimini vermektedir. Çünkü Müslüman bir şahsiyet olan Hacı Murat ve etrafında yer alan İslami sosyoloji, okuyucuya adilane olarak sunulmaktadır. Eserde cami, minare gibi yapılar ve iç mekânlar ile namaz, abdest, sarık gibi İslami unsurların kendi gerçekliği içinde işlendiği görülür. Bu da Tolstoy’un geçirdiği bunalım sonrasında  döndüğü saf Hristiyanlık arayışında kazandığı eleştirel ve adil bakış açısını gözler önüne sermektedir. Ayrıca yazarın katıldığı savaşlarda ve yolculuklarda öteki olarak görülecek Müslü- manları ve kültürleri ne kadar iyi tanıdığını da göstermektedir. Örneğin anlatıcı, eserin kahramanı Hacı Murat’ın da hazır bulunduğu bir tiyatroda şunları kaydetmektedir.

Aynı günün akşamı, yeni yapılan Doğu üslûbundaki tiyatroda bir İtalyan operası sahneleniyordu. Voronstov (Kafkasya’nın baş belalısı general A.K.) özel locasındaydı; birden sahnenin bulunduğu ilk katta başında sarığı, ünlü duruşu, aksak yürüyüşüyle Hacı Murat belirdi. Kendisine teşrifatçı olarak Voronstov’un yaveri Loris Melikov ile beraber gidip ön sıraya oturdu. İlk perdeyi herhangi bir şaşkınlık göstermek şöyle dursun , Doğululara, Müslümanlara özgü bir vekarla ve neredeyse kayıtsızlıkla izledikten sonra kalktı, salondaki izleyicilere dikkatle bakarak ve hepsinin ilgi dolu bakışlarını üzerine çekerek dışarı çıktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir